propaganda

bu akşam televizyonda propaganda filmi vardı.. sırf bi repliği duymak için filmi neredeyse yarısına kadar tekrar izledim.. hangi replik? gümrük muhafaza müdürü mehdi(kemal sunal) ve arkadaşı rahmi miydi bahri miydi neydi işte metin akpınar ‘ın oynadığı adam(ne çabuk unuttum bea) yeni çekilmiş olan dikenli telin dibinde; biri, sınırın sağ yanında, öteki, sol yanında oturuyorlar.. rahmi diyelim onun adına 🙂 başlar konuşmaya:

-ne kaddar güzel bir gümrük muhafaza müdürlüğü binası yaptın mehdi..

-ve ne kaddar güzel bir sınır çizgisi çizdin..

-ve ne kaddar güzel bir dikenli tel çektin..

-ve ne kaddar güzel geçemeyecağız öyle mi? :))

+he, aynen öyle..! Continue reading »

izmit ‘ten bi kaç kare daha..

denemeye devam.. 🙂 bunlar da son fotoğraflardan.. hoş benim istediğim bu değil ama daha yolumuz var anlaşılan..


fotoğrafta alan derinliği

fotoğrafta ‘alan derinliği‘nin ‘diyafram açıklığı‘ ile ilişkisini açıklayan basit ve güzel bi çizim.. tabii alan derinliği sadece ‘diyafram‘a bağlı değil onu da belirtmekte fayda var; bu çizim sadece diyafram açıkığının alan derinliğine nasıl etkidiğini gösteriyor..

 

william shakespeare – hamlet ‘ten bi bukle..

o kadar kullandık karakterlerinin adını, o kadar alıntı yaptık “olmak ya da olmamak” diye, bari nerede geçtiğini de yazayım dedim..

yaşam ve ölüm

hamlet ‘ten

var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
düşüncemizin katlanması mı güzel,
zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
yoksa diretip bela denizlerine karşı
dur, yeter! demesi mi?
ölmek, uyumak sadece! düşünün ki uyumakla yalnız
bitebilir bütün acıları yüreğin,
çektiği bütün kahırları insanoğlunun.
uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
çünkü o ölüm uykularında,
sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
kim dayanabilir zamanın kırbacına?
zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
sevgisinin kepaze edilmesine,
kanunların bu kadar yavaş,
yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,
kötülere kul olmasına iyi insanın
bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
kim ister bütün bunlara katlanmak
ağır bir hayatın altından inleyip terlemek,
ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
ürkütmese yüreğini?
bilmediğimiz belalara atılmaktansa
çektiklerine razı etmese insanı?
bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
yürekten gelenin doğal rengini.
ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
yollarını değiştirip bu yüzden,
bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
ama sus, bak, güzel ophelia geliyor.
peri kızı dualarında unutma beni,
ve bütün günahlarımı.

.

oyunun adı: hamlet

yazan: william shakespeare

çeviren: sabahattin eyüboğlu

ekleme: şekspir ile ilgili bi derleme de yaptım sonradan, o da şurada.

omron – otomasyon semineri..

emo genç kocaeli ‘nin katkılarıyla, omron firmasından halil koçak,bugün bi seminer için veziroğlu yerleşkesi ‘ndeydi.. otomasyonun ne olduğundan genel hatlarıyla bahsederek, otomasyonda kullanılan sistemler (plc, scada..), parçalar ve programlar hakkında da yüzeysel bilgiler aktardı bizlere.. daha çok firma tanıtımı şeklinde geçen seminerin bana en büyük katkısı;

-hareket denetimi (motion control)

-görsel denetim (visual control)

konularının otomasyonda önemlerinin ne kadar arttığını öğrenmek ve iyice bellemek oldu açıkçası.. ben, hadi hareket denetimi değil ama görsel denetimin öneminin bu kadar arttığının farkında değilmişim, bunu gördüm bugün..

hareket denetimi yüzeysel olarak tesislerdeki “robotik” kolların denetimiyle ilgili bi alan..

görsel denetim ise, otomasyon ve görüntü işleme konularının bi arada kullanılmasıyla gittikçe yaygınlaşan bi yöntem.. yani harekete, ışığa ya da sıcaklığa bağlı bi “algılayıcı(sensör)” yerine doğrudan bi “kamera”nın gördüğü bilgileri işleyerek otomasyon içerisinde değerledirmeye dayalı bi sistem..

gelgelelim, bu “görsel denetim” olayı benim niye bu kadar dikkatimi çekti? ben işaretten ve işareti(görüntü de bi işarettir neticede) işlemekten uzak durmaya çalışırken, otomasyonda artarak kulanılmaya başlanması, bu konuya daha fazla kayıtsız kalmama engel olacak sanırım.. çünkü bizim otomasyonla alakalı öğrendiğimiz ya da öğrenmekle yetindiklerimiz “plc” hadi bilemedin üzerine bi de “scada” sistemleri olsun en fazla.. ama bunlardan bahsetmeyecem bile dedi halil bey, “çünkü bunları bilmemek gibi bi lüksünüz kalmadı artık” dedi.. yani onları zaten bileceksin, bunun dışında da “görüntü işleme” veya “robotik” konularına olan ilgin de sana birer artı kazandıracak..

kısacası gün geçtikçe mühendislerden istenenler artıyor.. en mantıklısı bi an önce mezun olup, gelişimi işle beraber sürdürmek.. 🙂 bi çok mühendis bunun tam tersini öğütlerken; ders yükünden kurtulup çalışma hayatıyla paralel bi şeyler öğrenmek bana daha zevkli olur gibi geliyor şu an..

olur mu, başkası vurmuştur onu..!

85 yaşında bir adam doğumhanenin kapısında beklemektedir. doğumhaneden çıkan doktor şöyle bir bakındıktan sonra yaşlı adama sorar:


d – “içeride doğum yapan bayan yakınınız mı?”

a – “evet, eşim.”

d – “ama bayan 25 yaşlarında…”
a – “tamam işte, eşim o. niye şaşırdınız, baba olamaz mıyım yani?”
d – “yoo, aklıma benim dedem geldi de.”
a – “nesi varmış dedenizin?”
d – “kendisi av meraklısı idi. sürekli ava çıkardı. ancak yaşlanınca zorlanmaya başladı. bir gün ava çıkacakken kendisini uyardık, aman yapma dedecim, sen yaşlandın, ava gidemezsin diye. kendisi ısrar etti ve hazırlandı. e tabi yaşlılık, çıkarken tüfek yerine baston aldı eline. ben de kendisiyle gittim. ormanda bayağı yol yürüdükten sonra bir geyik gördük. dedim ya, dedem yaşlı. bastonu omzuna koydu, doğrulttu ve geyiğe bastonla ateş etti. geyik o anda vurulup yere düştü…”
a – “olur mu, başkası vurmuştur onu.”
d – “ben de onu diyorum işte..!”

kaynak

izmit ‘ten bi kaç kare..

denemeye devam.. bu defa istediğime biraz daha yaklaşmışım.. işte son çektiğim fotoğraflardan bi kaçı:

60 evler sahili..

hava çok kapalı diye çekmeyecektim bunu ama bi deneyim demiştim, iyi ki de çekmişim 🙂

bariz bi kadraj sorunu olmasına rağmen, alan derinliği istediğime yakın çıkmış o yüzden bu da burda dursun..

o kadar oyalandım ki bu kare için, balıkçı amcaların hoşgörüsüne de tanık oldum, şaşırdım zira öylesi bi anlayış beklemiyordum; ben olsam kızardım, “çekme kardeşim çekme” filan derdim.. 🙂

her ne kadar o an nereyi netlemeye çalıştığımı hatırlamasam da bunun istediğim kare olmadığından eminim ama yine de beğendim bu fotoğrafı..

sanırım bir “an” fotoğrafı olması sebebiyle en sevdiğim fotoğraf bu oldu bu defa.. hızlıca geçerken farketmedim ama biraz büyütüp de inceleyince topçulardan her birinin yüz ifadesi ve/veya duruşlarının ilginç olduğunu gördüm..

yavaş yavaş gördüğümü ya da görmek istediğimi çekmeyi öğrenecem galiba.. bu iş çok zevkliymiş be yahu 🙂

berker dalmış fotoğraf gösterisi

kocaeli üniversitesi anıtpark yerleşkesi konferans salonunda bugün bir fotoğrafçı vardı: berker dalmış. koüfok (kocaeli üniversitesi fotoğrafçılık kulübü) ‘un girişimiyle düzenlenen gösteri/söyleşide berker dalmış, iki farklı ve çok güzel gösteri sundu bizlere: ‘yansımalar’ ve ‘anadolu ateşi’.

iki gösteri de çok güzeldi aslında ama doğruyu söylemek gerekirse ‘yansımalar’ gösterisi için seçilen müzik, benim pek de hoşuma gitmedi.. ancak ikinci gösteriyi yani ‘anadolu ateşi’ ni kusursuz buldum.. müziklerin, dansların orijinal müzikleri olması çok iyi bi seçim olmuş.. fotoğraflar o kadar güzeldi ki ‘anadolu ateşi’ gösterisini izlemiş kadar oldum neredeyse.. -bi de bu arada o gösteriyi izlememekle çok şey kaçırmış olduğumu da görmüş oldum o açıdan biraz kötü oldu..-

berker dalmış, fotoğrafçılık alanındaki sayısal gelişmelere tamamen olumlu yaklaşan, bu alanda gün geçtikçe artan nimetlerden faydalanmak gerektiğini düşünen biri.. bunu öğrenince biraz şaşırdım aslında, fotoğrafa yeni başladığım için-gerçi henüz çok başında olduğum için başlamış da sayılmam ya- olsa gerek, usta fotoğrafçıların sayısal yeniliklere/gelişmelere pek sıcak bakmadıklarını düşünürdüm ama dalmış, sayısal fotoğrafçılığın da sonuçta amaca hizmet ettiği için kullanılması gerekliliğini, hatta ‘photoshop’ ile fotoğraflara gereğinde müdahale bile edilebileceğini o kadar ikna edici bi anlatımla açıkladı ki; hem şaşırdım hem de aslında mantıklı da olduğunu düşünmeye başladım biraz..

berker dalmış ‘ın harika fotoğraflarından biri:

bu fotoğrafıyla ilgili detaylar ve yorumlar için fotokritik ‘teki şu sayfaya gidebilirsiniz..

ilk fotoğraflarım…

daha evvel yazdığım şu yazıda da bahsettiğim üzere fotoğrafçılık olayına hayli merak salmış bulunmaktayım.. yine aynı yazıda bahsini ettiğim üzere ilk çektiklerimden bi kaçını ekleyecem buraya.. en kayda değerleri işte aşağıda görünen fotolar..

işbu fotoğrafımız bir istanbul klasiği karesi olmakla beraber teknik açıdan en iyi-bu en iyilerdense gerisini düşünmeyin bile:) – fotoğraflarımdan biridir:

 

bu da yine istanbul ‘da gezinirken “du bakalım bu makina çalışıyor mu” diyerek çektiğim ilk fotoğraflardan:

 

kusursuz sayılabilecek-alan derinliği ve ışık bakımından- başka bi fotoğraf da var ama o bi portre olduğu için buraya koymanın anlamı yok falan filan bilmem ne…

bu fotoğraflarda eksik çok tabii.. öğrenecek çok şey ve gerekli çok ekipman var ama ne dedik: azmettik, yavaş yavaş hal de edeceğiz.. budur.